Paz. Oca 25th, 2026

Edebiyat ile toplum arasında karşılıklı bir ilişki vardır. Divan şairleri, halkın âdetlerini, inanışlarını şiirlerinde kullanmışlardır. Divan şiirinin konularından birisi de sağlıktır. Sağlık ve sağlığa ilişkin kavramlar, şairleri etkilemiştir. Şairler, hasta, hastalık çeşitleri, tedavi yolları, kullanılan ilaçları şiirlerinde işlemişlerdir.

Eski tıpta insan vücudunda safra, sevdâ, kan ve balgam adlı dört unsurun var olduğu düşünülürdü. İnsanların bu dört sıvı dengeli olduğu zaman sağlıklı olduğuna, bunlar bozulduğu zaman ise çeşitli hastalıkların ortaya çıktığına inanılırdı. Bu hastalıklardan birisi de veremdir. Veremle ilgili bilgilere eski çağlarda rastlanmaktadır. Önceden veremin bulaşıcı bir hastalık olduğu düşünülmüş, on yedinci yüzyılın sonunda hastalığın bulaşmasını önlemeye yönelik adımlar atılmıştır. 1882 yılında Robert Koch, verem hastalığından sorumlu olan mikroorganizmayı saptamayı başarmış ve bu nedenle verem etkenine Koch basili denilmiştir. Daha sonra veremi ortaya çıkaran başka etkenler belirlenmiştir. Divan şairleri de verem hastalığını şiirlerinde kullanmışlardır. Bu çalışmada bu şiirler gösterilmeye çalışılarak, verem hastalığının divan şairlerince nasıl ele alındığı anlaşılmaya çalışılacaktır.

Giriş

Klasik Türk Şiiri geniş bir coğrafyada, uzun bir zaman diliminde etkisini göstermiştir. Bu şiir aynı konular üzerinde durmamış, farklı konular şiirlerinde işlenmiştir. Divan şairleri toplumsal hayattan kopuk kalmamış, kendi kültürlerini şiirlerinde yansıtmışlardır. Bu edebiyatın kendine has estetiği, dünya görüşü, üslubu, özellikleri vardır. Divan şairleri, halkın âdetleri, inanışları, bilmeceleri, türküleri, ninnileri, mânileri, atasözü ve deyimlerini dinleyerek, oyunlarını oynayarak büyüdüler. Bütün bunlar onların şahsiyetlerinin oluşmasında önemli bir rol oynadı (Kurnaz 1997:285). Onlar divanlarında Osmanlı hayatının siyasi, sosyal, kültürel, tarihi, coğrafi özelliklerinin belirlediği farklı ve orijinal bir ifade tarzını benimsemişlerdir. Onların divanlarını dikkatli inceleyenler, onlardaki canlı ve dinamik yapıyı fark edeceklerdir (Doğan 2002: 88).

Divan şiirinin konularından birisi, eskilerin tabâbet dedikleri, tıp ilmi, hekimlik ve sağlıktır. Sağlık ve sağlığa ilişkin mefhumlar, tabip olsun olmasın şairleri etkilemiştir. Şairler, hasta ve hasta yakınlarında gözlemlediği durumları, hastane ortamı, hekim, hekimin hastasına yaklaşımı, hastalık çeşitleri, tedavi yolları, kullanılan ilaçlar ve manevi tedavi yöntemlerini şiirlerinde işlemişlerdir. Böylece hasta ve hastalıkla ilgili unsurlar etrafında bir halk hayal imgelerinin oluşması sağlanmıştır (Kemikli 2007: 20).

Divan şiirinin kendine has bir tıbbî terminolojisi vardır. Örneğin:

  • Hastane için: dârü’ş-şifa, şifa-hâne
  • Hasta için: sayru, hasta, bîmâr, pür-derd, marîz, sakîm, alil ve mübtela
  • Doktor için: tabib, hekîm, cerrah, fassâd ve haccâm
  • Tedavi için: tedbir, teşhis, nabz, müdává, tîmâr
  • Hastalıklar için: maraz, illet, humâr, hummâ, şîr-pençe, hafakân, zükâm, remed ve sebel
  • Yara için: zahm, dâğ
  • İlaçlar için: dermân, deva, şifa, merhem, fetil, macun, şerbet, dârû, habb, eczá, ot, em, tiryak.

Eski tıpta insan vücudunda var olduğu kabul edilen kan, safra, balgam ve sevdâ adlı dört unsura ahlât-ı erbaa denirdi. İnsanların bu dört sıvı dengeli olduğu zaman sağlıklı; denge birinin lehine bozulduğu zaman da hasta olduğuna inanılırdı. Hastanın mizacını düzeltmek için bu dört unsurun dengeli olmasına gayret edilirdi (Önler 1990:9-10). Bunlar bozulduğu zaman çeşitli hastalıklar ortaya çıkardı.

A. Verem Hastalığı

Veremle ilgili bilgilere eski çağlarda rastlanmaktadır. Verem MÖ 3000 yıl önce Nil Nehri kenarındaki Dra Abu-el-Naga kasabasında yaşamış, kanlı balgam çıkararak ölen genç bir kızdan öğrenilmiştir. Arkeolojik araştırmalarda insan iskeletlerinde, veremin izleri gösterilmiştir. Verem hastalığına birçok isim verilmiştir:

  • İnsanları eriterek öldürdüğü için tüketim hastalığın anlamındaki consumption.
  • Hastaları soldurarak yok ettiği için beyaz ölüm.
  • Çok insanın yaşamını sonlandırdığı için ölümün kaptanı.
  • Romalılar hırıltılı nefes alıp verme ve öksürükle balgam atma anlamında phytisis adını verdiler.
  • Bizde ise ince hastalık kavramı en çok kullanılan kavramdır (Barış 2010: 9).

İslam dünyasında İbn-i Sînâ (Vefatı 1037), El-Kânûn Fi’t-tıb isimli eserinde veremle ilgili bilgiler vermektedir. Ona göre verem hastalığının ateşi akciğerdeki iltihaplanmanın işaretidir ve kendisi bir hastalıktır. Verem hastalığı cüzzam gibi bulaşıcı bir hastalıktır. İlkbaharda verem gibi hastalıklardan dolayı acı çekenler daha da kötüleşir. Kuru olan yaz mevsimini, yağmurlu bir sonbahar izlerse, onu izleyen kış nezle eğilimi ile birlikte, baş ağrısı, öksürük, kısık ses meydana çıkar ve verem hastalığına uygun bir zemin oluşturur (Kâhya 1995: 102-125).

Celâlüddin Hızır (Vefatı 1417), Müntahabat-ı Şifa isimli eserinde verem hastalığı ile ilgili bilgiler vermektedir. O zatürre ile verem hastalığını birlikte kullanmıştır. Göğsünün ağır olmasından ve ağrının göğüsten çıkıp arkaya kadar gittiğini söylemektedir.

İstanbul’da hekimlik yapan Abbas Vesîm (Vefatı 1760) verem hastalığı hakkında geniş bilgiler vermiştir. Ona göre bu hastalık Yunanca sözlüklerde Fitizis, İbrânicede Sehaf ve Türkçede halk arasında verem diye bilinmektedir. Bu hastalıkta hastanın iştahı kesilir sonra hasta gün geçtikçe zayıflar. Abbas Vesîm, verem hastalığının önceleri hafif ateş ve kuru bir öksürükle başladığını söylemektedir. Bu hastalıkta hastanın ateşi sabahları az, öğleden sonra yükselir ve gittikçe artar. İleri düzeydeki zayıflıktan dolayı hastanın yüzleri sapsarı, gözleri çökük, burnu sivrilmiş, boynu incelmiştir. Ona göre bu hastalığın tedavisi için üç şart yerine getirilmelidir: 1) ciğerlerde olan yarayı kapatmak, 2) ateşi düşürmek, 3) bedeni kuvvetli gıdalarla beslemektir (Uzel 1991: 71-5).

Osmanlı Devleti’nde Sultan II. Mahmut ve Sultan I. Abdülmecid’in veremden öldükleri bilinmektedir. Tanzimat devrinde sadrazamlık yapan Ali Paşa da bu hastalıktan ölmüştür. Osmanlı’daki nüfus sayımlarına göre 20. yüzyıl başında İstanbul’un nüfusu 1.2 milyon, İzmir’in nüfusu 200,000 olarak saptanmış olup yılda 2.800 kişinin akciğer vereminden öldüğü bildirilmiştir. 1892-1914 yılları arasında ölen 92.942 kişinin 14.700’ü (yani % 15.8’i) veremden ölmüştür (Barış 2010:12).

1882 yılında Robert Koch, verem hastalığından sorumlu olan mikroorganizmayı saptamayı başarmış bundan dolayı verem etkenine Koch basili denilmiştir. Verem basili, genelde solunum sırasında vücuda girer; veremli kişi konuşurken, öksürürken ortama yayılır. Solunum sistemine giren virüs, akciğerde bulunan hava keseciklerine yapışarak birincil verem denilen bir iltihaba yol açmaktadır. Basilin vücuda yayılması sonucunda beyin zarları, lenf bezleri ve böbrekler gibi organlarda hastalık görülür.

II. Abdülhamit, Koch’un tüberkülini tedavi amacıyla kullandığını açıklamasından sonra gelişmeleri yerinde incelenmesini istemiş ve bir sağlık heyetini Berlin’e göndermiştir. Heyetin incelemesi sonrası padişahın emri ile veremin yayılmasını önleyici tedbirler alınmış ve verem hastanesinin kurulması fikri doğmuştur. II. Abdülhamit’in emriyle Dr. İbrahim Bey’in başhekimliğinde Etfal Hastane-i Alisi (1899) hizmete girmiştir. İlk çocuk senatoryumu 24 yataklı olarak 1905’de bu hastanede açılmıştır. 8 Haziran 1918’de İstanbul’da ‘Veremle Mücadele Osmanlı Cemiyeti’ kurulmuştur.

B. Divan Şairlerinin Gözünden Verem

Verem kelimesi sözlüklerde:

  • şiş, yumru, şişme (Parlatır 2006:1793)
  • vücutta herhangi bir organa, özellikle de akciğerlere yerleşen Koch basilinin yol açtığı bulaşıcı, ateşli hastalık, tüberküloz (Ayverdi 2011:1315)
  • verem-i ebyâz (büyük mafsallarda cildin rengini değiştirmeksizin meydana gelen şişkinlik) (Devellioğlu 2013:1337)
  • mecazi olarak yolunda gitmeyen bir durum karşısında çok sabırsızlanmak, sabırsızca davranmak (Ayverdi 2011:1315) anlamlarına gelmektedir.

Hekim olan Remzî, veremi yumru anlamında da kullanmaktadır. Remzî, tıp ıstılahlarında veremin “ak ciğerin harabiyetini mucip olan ve fennen sillü’r-ri’e denilen illet-i mahûfa ve mühlikeye dahi nâs beyninde böylece verem tabir olunur ise de ta’bir-i avâmîdir, fenní değildir” (Remzi, 1305, C.2. 947) şeklinde geçtiğini belirtmektedir. Remzî, Sillü’r-ri’e maddesinde ise bu hastalığın (akciğerlerin illeti) belirtilerini mükerrer kan tükürmeler, öksürük, buna mahsus balgam, sadânın boğulması veya büsbütün kısılması, zebûnluk, geceleri terler ve ishal olarak sayar. Bu hastalığın şifa bulmasının çok nadir olduğunu, sonucunun daima korkunç olduğunu belirtmektedir.

Toplumsal hayattan kopmayan divan şairleri de verem hastalığını şiirlerinde kullanmışlardır. Bu şiirler şairlerin yaşadıkları yüzyıllara göre sıralanmıştır.

1. Ahmedî (14. Yüzyıl)

  • Olur yürekde ol hafakân u cigerde baş / Başda suda’ u dilde leken sînede verem (Ahmedî Divanı Gazel 424/7)
  • Ahmedî, aşk derdini yürekte çarpıntı, ciğerde yara, başta ağrı, gönülde leke ve sînede (göğüste) verem olarak tasvir eder.

2. Hakîkî (16. Yüzyıl)

  • Renc-i hafakân olur gazab geh / Kinün yüregüne geh veremdür (Hakiki Divanı [K.]148/19)
  • Hakîkî’ye göre gazap (öfke, kin) kiminin yüreğine sıkıntı bazen de verem olur.

3. Münîrî (16. Yüzyıl)

  • İşidelden bûstân-ı devletünün revnakın / Bitdi düşmen yüreginde harbüze gibi verem (Münîrî Divanı K.11/54)
  • Münîrî, kudret ışığını hisseden düşmanların yüreğinde korkuyla kavun, karpuz gibi verem (yumru) bittiğini söylemektedir.

4. Edirneli Nazmî (16. Yüzyıl)

  • Derd-i ‘aşkun verem irgürdi dile korkum o kim / Rem virem ben o verem birle bu câna son dem (Edirneli Nazmi Divanı 4476/4)
  • Şaire göre sevgilinin aşkının derdi kendi gönlüne verem ulaştırmıştır ve korkusu bu veremle son nefesini vermektir. Aşkın derdi derinleşerek âşığın verem olmasına neden olur.

5. Amasyalı Nebzî (16. Yüzyıl)

  • Za îf olsa dil-i ‘aşık dime anı veremdendir / Fakîrin sayrulığı kat- ihsan u keremdendir (Amasyalı Nebzí Divanı [G.] 200/1)
    • Âşığın gönlü zayıf olsa da ona verem olduğunu söyleme; çünkü fakirin hastalığı, ihsan ve keremin kesilmesidir. Sevgilinin ilgisizliği de âşığı güçsüz kılabilir.
  • Firkatinle ey tabibim olmuşum sahib-verem (Amasyalı Nebzî Divanı [Muh.]61/II)
    • Şair kendini verem hastasına, sevgiliyi ise tabibe (doktora) benzetmektedir. Hastalığının dermanı sevgilidedir.
  • Cigerim nâvek-i dil-dūzun ile oldı verem (Amasyalı Nebzî Divanı [G.] 351/1)
    • Sevgilinin yan bakışlarının kirpik okları âşığın ciğerini yaralamış ve bu yüzden verem hastalığına yakalanmıştır. Burada veremin bir akciğer hastalığı olduğu görülmektedir.
  • Bu derd-i verem âhir bağrım dele mi bilmem (Amasyalı Nebzí Divanı [G.] 352/1)
    • Şair, ayrılığından başka elemi bilmediğini ve bu verem derdinin sonunda bağrını delip delmeyeceğini merak etmektedir.
  • Tolar mıydı veremle bu ciger âheste âheste (Amasyalı Nebzi Divanı [G.] 418/1)
    • Sevgilinin yan bakışının verdiği eziyetle yaralanan ciğerinin bu yüzden yavaş yavaş vereme yakalandığını dile getirir.

6. Bosnalı Alaeddin Sâbit (17. Yüzyıl)

  • Sabit fakir hayli zemândur verem çeker (Sabit Divanı G.89/7)
    • Şair, sevgilinin aşkının hastalığının derdinin ciğerde olduğunu ve bu yüzden uzun zamandan beri verem hastalığını çektiğini söylemektedir. Veremin akciğerde meydana geldiği anlaşılmaktadır.
  • Düşüp veremli gönül bir ‘ilácsız derde (Sâbit Divanı G.314/1)
    • Gönlü vereme tutulmuştur ve bunun ilacı yoktur. Sevgilinin aşkıyla devasız bir dert olan vereme yakalanmıştır.

7. Mustafa Fennî (18. Yüzyıl)

  • A’dâyı ara yerde hasedle verem itsek (Mustafa Fenni Divanı G.187/6)
  • Şair, sevgiliye kavuşunca rakibin hasedinden, kıskançlığından verem olmasını istemektedir.

8. Beliğ Mehmed Emîn (18. Yüzyıl)

  • Olsun bu derd ile felek-i nilgûn verem (Beliğ Mehmed Emîn Divânı Terkib-bend 1/9)
  • Şair, lacivert renkli gördüğü feleğin (gökyüzünün) üzüntü ve ıstırapla eğrilip büküldüğünü ifade ederken bu dertle verem olması için beddua etmektedir.

9. Asaf (18. Yüzyıl)

  • Sinem maraz-ı veremle haste (Asaf Divanı K.10/163-6)
  • Asaf’ın sinesi verem derdiyle hastadır ve bu yüzden hayatını vermiştir. Aşk derdiyle mustarip olan şair, verem hastalığına yakalandığını dile getirir. Beyitte şairin sinesinin (göğsünün) vereme yakalandığı görülmektedir.

10. Seyyid Nigârî (19. Yüzyıl)

  • Allâh Allâh sağalmaz bu ne verem veremdir (Seyyid Nigârî Divanı 742/1)
  • Şair, gönlüne seslenerek öyle bir derde düştüğünü ki şifası bulunmaz diye yakınmakta ve verem kelimesini tekrar ederek hastalığa vurgu yapmaktadır.

11. Benderli Cesârî (19. Yüzyıl)

  • Derûnum derd-i hicrün ile bağladı verem kat kat (Benderli Cesârî Divanı G.92/1)
  • Şair, sevgilinin kendisine çok eziyet ettiğini ve bu nedenle de gönlündeki ayrılık derdinin kat kat verem bağladığını dile getirmektedir.

12. Bursalı Murad Emrî (19. Yüzyıl)

  • Bir veremdir sonra âşıklık komuşlar adına (Bursalı Murad Emrî Divanı Th.13/2)
    • Bursalı Murad Emrî, Nedîm’in gazelini tahmis ettiği şiirinde âşıklığı verem hastalığına benzetmiştir.
  • Çokdan çekerim derd-i verem illet-i sevdâ (Bursalı Murad Emrî Divanı Muh.51/3)
    • Şair, sevda illeti olan verem derdini çok zamandır çektiğini söylemektedir. Şairin hayatına bakıldığında oğlu Lutfi Efendi’nin 35 yaşında, kızı Lutfiye Hanım’ın da 23 yaşında veremden öldüğü görülmektedir. Dolayısıyla şiirlerinde bunu yansıttığı görülmektedir (Öztahtalı 2009: 21).
  • Düşürdü derd-i hicrâna hele etdi verem tâli (Bursalı Murad Emrî Divanı G.18/2)
    • Aşk hastalarını görüp de halini merak edin demektedir. Zira onu talih, ayrılık derdine düşürüp verem eder.

13. Câzib (19. Yüzyıl)

  • Gören âşıkların elbette bîmâr-ı veremdir hep (Câzib Divanı G.30/5)
    • Şair, sevgiliyi mecliste düşmanlar, rakipler ile diz dize gören bütün âşıkların elbette verem hastası olduğunu söylemektedir.
  • Derd-i hicrin çeken ey meh verem olmaz da n’olur (Câzib Divanı G.85/2)
    • Yüreği, sevgilinin kirpiklerinin yarasıyla dolmuş âşık, bu yaraların üzerine bir de ayrılık eklenince insan verem olmaz da ne olur diye sormaktadır.

14. Meşhûrî (Bilinmeyen Yüzyıl)

  • İllet-i sabr ile âhir verem olsan da gönül (Meşhûrî Divanı Musammat 2/4)
  • Gönlün, derdin çokluğu ile Eyyûb Peygamber gibi sıkıntılar, hastalıklar içerisinde kaldığını ve sonunda verem hastalığına tutulduğunu söyler. Ancak hastalığın devası olmadığı için derdini tabiblere arz etmemektedir.

15. Türâbî (Bilinmeyen Yüzyıl)

  • Degil bir çekdigim dünyâda ben derd-i verem çekdim (Türâbî Divanı 290/3)
  • Şair, bu dünyada çektiği derdin verem derdi olduğunu söylemektedir.

16. Şeref Hanım (19. Yüzyıl)

  • ‘Âkıbet kurtulmadı derd-i veremden virdi cân (Şeref Hanım Dîvânı Tarih.94)
  • Şeref Hanım, veremden vefat eden Sünûhî Bey hakkında bir tarih yazmış ve doktorlar, annesi ve akrabaları onu iyileştirmeye çalışırlarken verem derdinden dolayı canını verdiğini belirtmiştir.

Sonuç

Divan şiirinde verem tedavi edilemez, ilacı olmayan ölümcül bir hastalık olarak ortaya çıkmaktadır. Şairler, bu hastalığın akciğerde, göğüste olduğunu söylemektedirler. Kendisini âşık olarak gören şairler, acıların büyüklüğünden verem hastalığına yakalandıklarını söylemektedirler. Şairlere göre aşk acısı, bu hastalığın temel nedenlerindendir. Kızgınlık, nefret ve kin de bu hastalığa sebep olmaktadır. Şairler bazen kendilerini verem hastasına, sevgiliyi ise doktora benzetmektedirler. Sevgilinin rakipler, düşmanlar ile birlikte gören âşıkları üzüntülerinden verem olurlar. Bunun yanında rakiplerin, düşmanların, feleğin verem hastalığına tutulması için beddua edilmektedir. Bazen de şairler veremden ölen kişileri şiirlerine konu etmişlerdir. Sonuç olarak divan şairleri, verem hastalığını şiirlerinde işleyerek toplumsal konulara olan ilgilerini göstermişlerdir.


Kaynaklar

  • Akdoğan, Yaşar, Ahmedî Divanı, Kültür Bakanlığı e-kitap.
  • Akkuş, Yasemin (2010), Benderli Cesârî’nin Divanı ve Divançesi, Doktora Tezi. İstanbul: Marmara Üniversitesi.
  • Arslan, Mehmet (2011), Şeref Hanım Dîvânı, İstanbul: Kitabevi Yay.
  • Ayverdi, İlhan (2013). Misalli Büyük Türkçe Sözlük, İstanbul: Kubbealtı Neşriyat.
  • Aydemir, Yaşar-Çeltik, Halil (2009), Meşhûrî Divanı, Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.
  • Barış, Y. İzzettin (2010), Tüberküloz Tarihi, Klinik Gelişim Dergisi, C.23, S.3,8-13.
  • Bilgin, Azmi (2003), Divan-ı Seyyid Nigârî, İstanbul: Kule İletişim Yay.
  • Boz, Erdoğan (2007), Hakîkî Divanı, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay.
  • Ceylan, Ömür (2003), Hânedânda Bir Âsî, Dâmâd Mahmûd Celâleddîn Paşa, Âsaf Divanı, Ankara: Akçağ Yay.
  • Demirel, Gamze (2005), 18. Yüzyıl Şairlerinden Belîğ Mehmed Emîn Dîvânı: İnceleme- Tenkitli Metin- Tahlil. Doktora Tezi. Elazığ: Fırat Üniversitesi.
  • Demirkazık, Hacı İbrahim (2009), 18. Yy. Şairi Mustafa Fennî Divanı, Doktora Tezi. İstanbul: Marmara Üniversitesi.
  • Devellioğlu, Ferit (2013), Osmanlıca-Türkçe Ansiklopedik Lûgat, Ankara: Aydın Kitabevi Yay.
  • Doğan, Muhammed Nur. (2002) “Klasik Türk Edebiyatında İran Tesiri ve Divan Şiirinin Millî Karakteri” Eski Şiirin Bahçesinde, İstanbul: Ötüken Yay.
  • Ersoy, Ersen, II. Bâyezid Devri Şâirlerinden Münîrî Hayatı, Eserleri ve Divânı, Kültür Bakanlığı Yay.
  • Görkem, İsmail (2005), Türâbî Divanı, Elazığ: Fırat Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Doktora Tezi.
  • Günyüz, Melike (2006), “Şair ve Hekim Ahmedî’nin Duygu Dünyasında Tıp Terimleri”, 38. Uluslararası Tıp Tarihi Kongresi Bildiri Kitabı, C.2, Ed. Nil Sarı vd., Ankara: Türk Tarih Kurumu Yay., 651-670.
  • Kâhya, Esin (1995), İbn-i Sînâ, El-Kânûn Fi’t Tıb, Birinci Kitap, Ankara: Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Yay.
  • Karacan, Turgut (1991), Bosnalı Alaeddin Sâbit Divân, Sivas: Cumhuriyet Üniversitesi Yay.
  • Kemikli, Bilal (2007). “Divan Şiirinde Hastalık ve Tedavi”, Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. 16, S.1, Bursa, 19-36.
  • Komisyon (1993) “Verem” Medicana Genel Sağlık Ansiklopedisi, C.5, İstanbul, Ana Yay., 209-216.
  • Kurnaz, Cemal (1997) “Divan Şiiri Geleneğinden Yararlanma” Divan Edebiyatı Yazıları, Ankara: Akçağ Yay. 285-9.
  • Okumuş, Sait (2015). Amasyalı Nebzî ve Divanı, İstanbul: Gece Kitaplığı Yay.
  • Önler, Zafer (1990), Celâlüddin Hızr. Müntehâb-ı Şifâ I, Giriş-Metin, Ankara: Türk Dil Kurumu Yay.
  • Özkara, Şeref vd.(2003), Türkiye’de Tüberkülozun Kontrolü İçin Başvuru Kitabı, Ankara.
  • Öztahtalı, İbrahim İmran (2009) Bursalı Murad Emrî Efendi ve Divanı, Doktora Tezi, Ankara: Gazi Üniversitesi.
  • Parlatır, İsmail (2006), Osmanlı Türkçesi Sözlüğü, Ankara: Yargı Yayınevi.
  • Remzi, Hüseyin. (1305), Lügat-ı Remzi, 2 C. İstanbul: Matbaa-i Hüseyin Remzi.
  • Seber, Engin (2010), Tüberkülozun Dünü, Ankem Dergisi, 24 (Ek 2), 52-60.
  • Uzel, İlter (1991), Osman Şevki Uludağ, Beşbuçuk Asırlık Türk Tabâbeti Tarihi, Ankara: Kültür Bakanlığı.
  • Üst, Sibel (2012), Edirneli Nazmî Divanı, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay.
  • Yeniterzi, Emine (1998) “Divan Şiirinde Sağlık ve Hastalıklarla İlgili Bazı Hususlar”, Selçuk Üniv. Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, S.4, Konya, 87-103.
  • Yılmaz, Salih (2010), Câzib Divanı, Yüksek Lisans Tezi, Ankara: Gazi Üniversitesi.

By Admin

Related Post

Bir Yorum Yazın

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.